Site Rengi

enflasyon emeklilik ötv döviz akp chp mhp hdp deva
DOLAR
8,2364
EURO
10,0327
ALTIN
484,91
BIST
1.441
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul
Gök Gürültülü
24°C
İstanbul
24°C
Gök Gürültülü
Pazar Parçalı Bulutlu
21°C
Pazartesi Az Bulutlu
20°C
Salı Az Bulutlu
20°C
Çarşamba Az Bulutlu
21°C

Kimsenin ilgilenmeyeceğini düşündüğüm dünyam aniden herkesin ağzındaydı…

Kimsenin ilgilenmeyeceğini düşündüğüm dünyam aniden herkesin ağzındaydı…
28.03.2021 09:32
0
A+
A-

Tam dünya evvel büyük bir afallamışlık yaşadı COVID-19 pandemisi başladığında. “Dünyanın bir ucunda ortaya çıktı” denilerek küçümsendi evvel. “Bize gelene kadar nasılsa bir dermanı bulunur” dendi. Ama bir anda dünya haritasını kırmızıya boyadı, bizi konutlarımıza kapattı, beğendiklerimizi elimizden aldı. İşte o zaman gördük aslı ve korkuya kapıldık. Vefatla göz göze geldik bir anda. Usumuzun ucundan dahi geçmeyen bir dünyanın içinde bulduk kendimizi. Ama 40 yıldır bunu düşünen ve son beş senedir de romanını yazmaya koyulmuş biri vardı. Nobel’li yazarımız Orhan Pamuk. 100 sene evvelinin Osmanlı dominantlığındaki hayali Minger Adası’nı ve orada vebayla gayret eden insanları düşünüyordu. Onların duygularını, fobilerini, veba karşısındaki tepkilerini kavramaya ve anlatmaya çalışıyordu. Ama öyle bir şey oldu ki iğneyle kuyu kazar gibi eriştikleri bir anda etrafında yaşanmaya başladı. Geçmişten getirip anlatmaya çalıştığı pek çok şey günlük yaşamın içindeydi şimdi. Bu duygularla tamamladı romanı ‘Veba Geceleri’ni. Orhan Pamuk 100 sene evveliyle kazara bugünü buluşturan romanını anlattı.

Üzerinde çalıştığınız bir salgın romanının koronavirüs salgınına denk gelmesi başta size ne sezdirdi?

Evvel afallamışlık hissettim. Benim senelerce iğneyle kuyu kazarak oluşturduğum, kimi zamanlar kitaplara fazla sabrettiğini, kimsenin ilgilenmeyeceğini düşündüğüm dünyam, aniden herkesin ağzındaydı. Herkes karantinadan, ölü rakamlarından bahsediyordu. Ben o dünyayı kurarken çok özel bir şey yaptığımı, insanları mevzuyla şaşırtacağımı varsayırken her şey aniden ortaya saçıldı. Saklı saklı yaptığınız bir şeyin ortaya saçılması gibi… Bu bakımdan evvel bir kıskançlık duydum. Sanki kendi kendime oluşturduğum bir dünya, benim istemediğim biçimde herkesin eline geçmişti. Azıcık alışınca bu sefer “Aa bak bir salgın çıktı, hemen bir roman pişirip yazdı” diyecekler dedim.

Salgının başladığı günlerde neredeydiniz?

Ders verdiğim için Amerika’daydım. Hemen Türkiye’ye döndüm. İstanbul’da bildim ki hacdan dönenleri karantinaya almışlar, eksiklikten makûs davranmışlar ve hacılar da bu gidişata başkaldırı etmiş… Bu benim ‘Veba Geceleri’nde anlattığım öyküye o kadar benziyordu ki hemen o kısmı, ‘Hacı gemisi isyanı’nı Türkiye’de yayımladım. Benim yazdığım o öykü asıl olandan daha sert, daha barbar, daha vefatlıydı. Arttan bu kitabı dört yıldır yazdığım bilinsin diye New York Times’a da bir yazı yazdım. Bu yazıda da daha önceki veba, kolera salgınlarında insan psikolojisi nasıl etkileniyor, bunları anlattım. ve dört yıldır yazdığım, 40 senedir de düşündüğüm romanımdan da bahsettim. Bu yazı dünyanın pek çok yerinde yayımlanınca bu sefer 50’den fazla ülkeden yayıncılarım “Orhan kitabını tamamla” diye baskı yapmaya başladı. Ben de çok ivedi tamamlayacağımı sanıp süratle çalışmaya başladım ama bir senede tamamlayabildim gördüğünüz gibi.

DIŞARIDA FACİA VARKEN İNSANLAR DAHA YUMUŞAK

Romanda anlattığınız çiftlere sevgiyle yanaşmışsınız. Vali Sami ile sevgilisi Marika, Hekim Nuri ile Pakize Sultan ve Kolağası Kamil ile Zeynep çok geçimli ve muhabbetliler. İyi bir eş olmanın gizemini mi verdiniz onlarla?

Hayır, daha çok romanın ana kahramanı üç çiftin aralarındaki ilişkiye çok itina gösterdim bu sefer. İster aşk deyin, ister dostluk, salgın zamanlarında insan yaşam dostunun ehemmiyetinin çoğaldığını da görüyor. Dışarıda bir facia varken insanlar birbirlerine daha yumuşak, daha kavrayışlı, sevgi dolu oluyor. Dayanışma duygusu büyüyor. Dışarıdaki facianın yanında ufak agresiflikler ehemmiyetini yitiriyor. Kahramanlarım adanın izole etilmiş dünyasında da birbirlerine mecburiler. ve yaşadıklarını birbirlerine anlatıyorlar. Bu da romanın anlatımı reelinde.

Salgınla gayrette insanların başta dini inançlarının, ananelerinin, eğitim vaziyetlerinin ne kadar tesirli olduğunu görüyoruz. İşleri güçmüş. Pek bir şey değişmemiş sanırım 120 senede, ne dersiniz?

Daha Önceki salgınlardan günümüze değişmeyen şeyler de var, çok değişen şeyler de… Evvel değişmeyenleri anlatayım: Temel içgüdülerimiz değişmiyor. Kolera da veba da olsa evvel ‘Bir şeyim yok’ diye inkar ediyor insanlar. Devlet de inkar ediyor, hatta hekim da… Her zaman her yerde başta inkar var. Benim tenkit ettiğim inkar değil, inkarın uzun sürmesi, kabul edememe… O zaman vefatlara yol açıyor. Arttan söylenti ve rivayetler başlıyor. Tam bunlardan dolayı salgın süratle dağılınca devlet niçin bunu önleyemedi diye devleti yargılama, karantina yasaklarına uymama başlıyor. Salgın ilerleyip vefatlar çoğalınca bu kere devlet sertleşiyor, bu fırsattan faydalanarak otoriterleşiyor. Bunlar her ülkede oluyor.

Değişenler neler?

Benim anlattığım 1901’deki Minger Adası’ndaki yarıyıla göre dünya çok değişti. Popülasyonun yüzde 5 ile 10’u okuma yazma öğreniyordu o zamanlar. Bugün Türkiye’de bu oran yüzde 95. Popülasyonun yüzde 75’i internete bağlanabiliyor. Bu geçmişle mukayese etilemez. Bugün çok bilgi sahibiyiz. Açıyoruz televizyonu, hangi ülkede gidişat nasıl, görebiliyoruz. Semtinde, apartmanında gidişat ne, renklere bakıp görüyorsun. Bu romandaki yarıyılla bugün arasında büyük fark yaratıyor. Vebanın vefat oranı çok yüksek. İnsanların bu vaziyette daha çok korkması gerekir diyorsun ama hayır, korkmuyorlar. Öğrenmiyorlar zira başlarına neyin geleceğini. Ama şimdi öğreniyoruz neyin ne olduğunu. Bu surattan vefat oranı vebaya göre çok düşük olmasına karşın biz çok daha fazla korktuk. Ama romanım bugünden daha korkutucudur.

KORONAVİRÜSE TUTULMA TELAŞINA KAPILDIM

Kurgu ve reelin çakışması yarattığınız dünyada rastgele bir sarsıntıya neden oldu mu?

Evet, oldu. Ben dahi romanımı yazarken ilk üç senede ‘Bunu nasıl kavrayacaklar’ diye düşünmüştüm. Daha Önceki kolera ve veba salgını sırasında alınan önlemleri, hekimlerin yazdığı pek çok raporu okudum. Hindistan’da İngiliz hekimlerin yazdığı raporlar, bunların hepsini bulmak olası. Bunları nasıl anlatacağım, insanları böyle olduğuna nasıl ikna edeceğim diye düşünüyordum. Birden bir salgın başladı, herkes karantinanın ne olduğunu kavradı. O kadar çırpınmam gerekmediğini gördüm. Karantina deyince, yasaklar deyince, konuta kapanma deyince her şey anlaşıldı. Yalnız şimdiki kavramlar ve terminolojiyi kullanmamaya itina gösterdim. Böyle olunca, karantinayı anlattığım kısımları ve bu işin tarihini azıcık da kısalttım. En ehemmiyetlisi korktum ve koronavirüse tutulma telaşına kapıldım.

Kitap, Yapı Kredi Yayınları’ndan çıktı.

VEFAT MEVZUSUNU TAM YAZARLAR HOŞLANIR

Nasıl yaşadınız bu telaşı?

Nasıldı ilk başlarda; alışveriş poşetlerini bir gün dışarıda vazgeç, her şeyi yıka… O fobi bana şunu da andırdırdı; başta herkes gibi sezdiğim fobiyi kitabımda yeterince anlatmadığımı hissettim. Kahramanlarımı yeterince korkutamadığımı anladım. Başka Bir Deyişle salgın 3.5 yıldır yazdığım romandaki karantinayı anlatmayı basitleştirdi. Ama okuru fobi atmosferine sokmayı daha güçleştirdi. Zira bir zaman sonra insanlar kendi fobilerine bakıp korkmamayı da bildi. Öyle olmadı mı? Aynı hastalık, sayılar azıcık düştü, azıcık çıktı, alt yukarıya aynı yerlerde dolaşıyor ama artık daha az korkuyoruz. Zira iyice öğreniyoruz artık, deneyim sahibiyiz. İnsan öğrenmediğinden korkar. Daha Önceki vebalarda öğrenmedikleri için korkuyor insanlar; ne vahim olduğunu öğrenmedikleri halde… Yeniden de hastalığın vereceği hasara göre azdı fobileri. Şimdiyse o kadar bilgi sahibiyiz ki, sağlık kurumundan canlı yayın görüyorsun neredeyse, adam can çekişiyor, korkmamak olası mı?

Bir romancı olarak ‘salgın’da sizi sürükleyen neydi?

Tek bir sözcükle söyleyeceğim: Vefat. Bir yazar için en garip mevzudur. Vefat mevzusunu tam yazarlar hoşlanır. Vefat karşısında verdiğiniz imtihan, tavırlarımız, bunlar çekici mevzulardır. Vefat fobisi ve fert olma… Vefat fobisini tek başına mı karşılıyorsun, yaşamın anlamını tek başına mı yaşıyorsun yoksa üç-beş dost, ufak bir cemaat, mektep, aile onlara sığınıp mı yaşıyorsun, bunlar garip mevzular. Ben ilk başta bu mevzuları irdeleyen bir roman yazmak istediğim için veba konusunu alakalıydım. Sonra yavaş yavaş Müslüman ülkeler, veba, Batı, Doğu gibi mevzular girdi devreye. Batılıların Doğululara, bizlere bakıp “Yahu bunlar mukadderatçıdır, salgın hastalık başlayınca hiçbir şey yapmaz, camiye gider” demelerini düşündüm.

Ne düşünüyorsunuz bu görüşle alakalı?

Bazen mübalağalıdır, bazen de asıl hisseyi vardır. Bu görüşün mübalağalı olduğunu, yaşadığımız ülkede insanların mantıklı olduğunu, mukadderatçılığın Batılıların bize yansıttıkları doğru olmayan bir şey olduğunu ilk başlarda düşündüm. Sonra azıcık da hak verdim. Sonra, üçüncü olarak romanı yazmaya başladığım sırada artık iyice karantina malzemesi, İngiliz raporları, salgın hastalıkların tarihi, epidemiyoloji sınan bilimin 19’uncu asrın ilk yarısında Londra’da keşfedilmesi, bunlar beni mukadderatçılıktan da başka bir yere, karantina uygulamasına götürdü. Mesela karantina kurmak için asker gerekli, kaide gerekli, otoriter bir komutan gerekli, söz dinlemeyeni cezalandırmak gerekli. Karantinayı, hele disiplinsiz, itaatsiz ya da bilgisiz, mikroplara inanmayan bir millete uygulatmak için sonunda devlet ister isteyerek, ister istemeden otoriterleşmek, sertleşmek zorunda kalıyor. Romanımın ana aksında mukadderatçılık ya da mukadderatçılık karşıtı söylem yok. Daha çok karantina, sertlik, uygulama, itaat gibi mevzular var. Veba karantinasında ölüleri kireçleyerek gömmek ehemmiyetli bir mevzudur. Ama çoğu zaman Müslümanlar, daha öncekinden bunu istemezlerdi. Bu sene ise salgın önlemleri suratından Türkiye’deki tüm camiler cuma namazına kapatıldı ama o sırada Amerika’da ve Batı’da pazar günleri kiliseler hala sarihti. Aniden Türkiye en laik gidişattaydı. Tüm bunlar önyargılara uymuyor.

ROMANIN POLİSİYE KURGUSUNUN MERKEZİNDE ABDÜLHAMİT VAR

Sultan Abdülhamit’in veba salgınını önlemek için Osmanlı’nın 29’uncu vilayeti Minger’e yolladığı Sıhhat Başmüfettişi Bonkowski Paşa’nın esrarengiz vefatı ve sonraki vefatlar romanın polisiye kurgusunu oluşturuyor. Polisiyenin çıkışı Abdülhamit mi?

‘Veba Geceleri’; ‘Kara Kitap gibi, ‘Benim Adım Kırmızı’ gibi polisiye bir roman. Ama ben ne zaman polisiye yazayım diye otursam kafamın bir yanı onu sonuna kadar götüremiyor. Polisiyeyi azıcık sonra sonuçlandırıyorum ama roman orada bitmiyor. ‘Benim Adım Kırmızı’da polisiyenin felsefi yanı, kabahatlinin ipucu vazgeçmesiyle ressamın kendi üslubunu muhakkak etmesi bir koşutluktu. Burada ispat toplayıp karar verirken tümdengelim usulü mü tümevarım usulü mü geçerlidir gibi bir felsefi sual soruyorum. Ayrıca Abdülhamit’in polisiye roman okuması da benim polisiye öykümün kalbinde. Zira Abdülhamit polisiye romanları kendi çevirtiyordu. Akşamları yatmadan evvel paravanın artta bir saray misyonlusu kendisine roman okurdu. Padişahın bu merakını anlattığım öykünün parçası kıldım. Abdülhamit can verdikten sonra bu romanlar yayımlanmış ve başlarına da ‘Bu roman Abdülhamit için çevrilmiştir’ anekdotu konmuştur.

Yalnızca polisiye isteği değil, padişahın pek çok özelliği, yaptığı yenilikler, paranoyaları da yer alıyor romanda. Romanın yönlendiricisi o. Bir romancı olarak nasıl bir malzeme verdi size?

Abdülhamit yarıyılı gerçekten çok malzeme veriyor. Ama bunun nedeni en sonunda Abdülhamit’in de bu kadar garip birisi olması değildir. Çok özel biri değil bence Abdülhamit. Özel olan Osmanlı’nın çöküş yarıyılında bütün 33 sene iktidarda olması. Müstebit ve kuruntulu olması onu bir kişilik yapar. Ama bu kadar uzun zaman iktidarda kalmasa onunla bu kadar ilgilenmezdik. Her şeyi Abdülhamit’le açıklamaya karşıyım. Ondan evvel iktidarda V. Murat vardı, azıcık keçileri kaçırınca indirdiler onu tahttan. Şayet V. Murat devam etseydi belki meclis sarih kalırdı ama netice değişmezdi. Orada netice meşrutiyet, meclis değil, Osmanlı’nın Batı karşısında cılız düşmesi ve topraklarını kaybetmesiydi, facia budur… V. Murat da padişah olsa, Süpermen de padişah olsaydı netice değişmezdi. İtalyan donanmasının eforu Osmanlı donanmasının gücünün bütün 10 misli. Osmanlı donanmasıyla İngiliz donanmasını karşılaştırmak olası değil. Sanayi büyüklüklerinden bahsetmiyorum dahi. Aşikar bir üstünlük var. Abdülhamit de bunu gördüğü için politik pazarlıklarla Kıbrıs’ı veriyor. ‘Boşu boşuna insan can vermesin, sancağım kalsın’ diyor. Onu indiren İttihat ve Terakki de İtalyanlar Libya’ya göz dikince savaşmadan sancak yakalayıp Libya’yı İtalyanlara vermek istiyor ama İtalyanlar kendilerinden o kadar emin ki savaşmak istiyor ve savaşıp Libya’yı Osmanlı’dan alıyorlar. Osmanlı’nın çöküş yarıyılında hangi padişah ne yapabilirdi? Abdülhamit ne yapsın? Ben böyle açıkladım o yarıyılı. Gene de Abdülhamit için söyleyeceğimiz pozitif şey, sıhhat ve eğitim kurumlarına çok para akıtması, oralarda çağdaşlaşmaya gitmesidir. Nişantaşılı olarak söyleyeyim Nişantaşı’nda Bakteriyolojihane-i Şahane’yi kurmuştur mesela. Opera da hoşlanırdı padişah, sıradan bir İslamcı değildi.

SİYASAL İSLAM’I KENDİLİĞİNDENE KEŞFETTİ

Abdülhamit hep bir kavga mevzusudur politika dünyamızda. Siz neye bağlıyorsunuz bunu?

Abdülhamit bugün ‘siyasal İslam’ dediğimiz şeyi kendiliğindene keşfetmiştir. Keşfetmek zorunda kalmıştır. Niçin? Zira imparatorluğun süratle gerilediğini görüyor, Batılılara karşı bir şeyler arıyor ama askeri olarak bir şey yok, ekonomik olarak bir şey yok. Bir de pek çok yerde milliyetçilik başlamış herkes kendi memleketini kurmaya çalışıyor. Sırbistan’ı, Bulgaristan’ı, Yunan Adaları’nı kaybettikçe Osmanlı İmparatorluğu’nun demografik yapısı değişiyor. Popülasyonu daha çok Müslüman bir ülke oluyor. O zaman Abdülhamit de Batı’ya karşı, topraklarını alanlara karşı siyasal İslam’ı kullanmak istiyor. ‘Ben Müslümanların halifesiyim’ diyerek bir efor toplamak istiyor. Ama onun bu tavrını dünyanın değişik taraflarındaki Batı karşıtı Müslüman ayaklanmalarıyla karşılaştırmamak gerekli. Abdülhamit onların çoğuna karşıdır ve Batılıların yanında yer alır. Kolonilerdeki Müslüman başkaldırıcılar çağdaş olarak gördükleri her şeyi yakıp deviriyorlar, Avrupai çağdaş elbiseler giyinen bireyleri dahi katlediyorlar. Aygıtları bölüyorlar. Abdülhamit ise çağdaşlaşma yanlısı birisi. Hem çağdaşlaşmak istiyor hem de Müslümanları bir arada yakalayıp Batı’ya kafa yakalamak istiyor. Başka Bir Deyişle çağdaş siyasal İslam’ı keşfediyor padişah naçarlıktan. Kitaplardan okuyup ‘Siyasal İslam’ı oluşturayım’ demiyor. Bu belki üzerinde durulmayacak bir şey ama Abdülhamit’in bu özelliğini Necip Fazıl vurgulayarak keşfediyor. ‘Ulu Hakan II. Abdülhamid Han’ kitabı palavra yanlış bilgilerle de doludur. Ama Sultan Abdülhamit’in Batı’ya karşı İslam’ı kullanması ya da siyasal İslamcı yanını keşfederek Necip Fazıl onu bugüne taşımıştır.

UCUZ POLİTİK YOLLAMALAR ARAMASINLAR

Kitabın arka kapağında The New York Times’tan alıntı yapılmış: “O ne bir ideolog, ne bir politikacı, ne bir gazeteci. Orhan Pamuk büyük bir romancı” diye. Zaman zaman değişik kimliklerinizi öne çıkarmaya çalıştıkları, o güzergahlarınızla sizi mindere sürüklemeye çalıştıkları için mi özellikle bu alıntıya yer verdiniz?

Alıntıyı yayınevi seçmiş ama ben de gördüm ve onayladım. 35 sene düşün, 5 sene yaz, tam şu yaşadığım salgın fobisini ifade edeyim diye heyecanlan, sonra manşet arayan gazeteciler “Aa bu şuna benziyor” gibi ucuz politik yollamalar arasınlar. Bunu istemem.

AŞI OLMAK RUH HALİMİ DEĞİŞTİRDİ

COVID-19 aşısı oldunuz mu?

Sıram gelince ikisini de oldum. Aşı olmak ruh halimi değiştirdi. Önlemlerimi gene alıyorum ama bana bir iyimserlik ve efor verdi. Her an can verebilirim duygusundan uzaklaştım. Ayrıca aşı reelinde hasarlıymış diyenlerden de değilim. Ben çevredeki dedikodulara değil, Dünya Sıhhat Örgütü’ne güveniyor, inanıyorum. Ne aşısı olursa olsun… Herkese de olmasını öneri ederim.

Zati konutta kapanıp yazıyorsunuz ama pandemi yaşam stilinizde bunun dışında bir şey değiştirdi mi?

Ben 65 yaş üstüyüm ve bize verilen caddeye çıkma zamanlarında gözetmemle saatlerce İstanbul’u dolaşıp resim çektim. O kadar yürüdüm ki ayağımda nasır oluştu. İki tane yeni resim kitabı için hazırlık yaptım. Zati pandemi sırasında çok çalıştım. Üzerimde ‘kitabını tamamla’ baskısı da vardı, mesullük duygusu da… Senelerce düşünmüşüm bu mevzuyu ve üzerine pandemi geliyor… Bir cins şans kuşu konmuş gibiydi başıma. Bunu iyi yazmak için çok çırpındım. Olup bitenleri herkesten evvel kavrayıp hoş anlatmak, ifade etmek, yaşadıklarımızı bir öykü içinde samimiyetle yine görüp değerlendirmek. Romancılık da budur zati…

KUMPAS ARAŞTIRMAK, SIR BULMAK EDEBİYAT PROGRAMIMDA YOK

Hekim Nuri, eşi 5. Murat’ın kızı Pakize Sultan ve onlarla beraber adaya giden Osmanlı subayı Kolağası Kamil. Salgını önlemek ve cinayeti çözmekle başlayan maceraları bir millet-devletin kurulmasına evriliyor. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçişin alegorik bir anlatımı. Ne kadar tarihi roman diyebiliriz ‘Veba Geceleri’ne?

Evet, kitabımda millet devletlerin yaradılışı var. Bunu daha evvel ‘Veba Geceleri’ni okuyanlar da bana söylediler. Evet, alegorik bir yanı var ama anlatılan bir tek Türkiye Cumhuriyeti devletinin öyküsü değil. Oradaki milli devletin kuruluşu bize azıcık benziyor, azıcık da benzemiyor… Osmanlı devletinin küllerinin içinden son 90 senede kocamanlı minikli pek çok milli devlet heyetti. Arnavutluk en son kurulanı. Unutmayalım, milli devletlerin kuruluşunda koloni karşıtı bir kahraman çıkar ve birbirine eş şeyler yaşanır. Bu birbirine eş şeylerin ortalaması benim yazdığım. Osmanlı devletinin küllerinden doğan devletlerin, ülkelerin en ehemmiyetlisi Türkiye Cumhuriyeti’dir. Pek çok eşlik olsa da benim anlattığım öyküdeki millet-devletin popülasyonu yüzde 50 Müslüman, yüzde 50 Ortodoks: Bu Türkiye’ye hiç benzemiyor. Türkiye Cumhuriyeti kurulduğunda yüzde 95’i Müslümandı.

Tarihi bilgiye dayalı bir kurmaca yazmanın çekinceleri var mı sizin için?

Var. Romancı yaratıcılığını unutup tarihi bilgiye fazla kapılmak… Bazen ‘Kafamda Bir Esrarengizlik’ romanımda fazla sosyolog olduğumu düşünürüm. Ama oradaki kahramanım Mevlut’un kafasının içindeki karanlığı, kaygılarını böylece verebildiğimi varsayıyorum. Burada da okudukça o tarihi bilginin albenisine kapılıyorsunuz, bunu da paylaşayım diyorsunuz. Ama öte yandan kafamdaki bir değişik ses “Bu kadar yeter, sen bu kısmı garip kılmak istiyorsan tarihi bilgiden çık, kahramanını garip yap” diyor. Bu romanı devamlı bu çatışmayla yazdım. Kemal Tahir çok beğendiğim bir yazardır. Ama kumpas incelemek, tarihte bir gizem bulmak ya da yeni bir tarih düşüncesi anlatmak benim edebiyat programımda yok.

YENİ ROMANIN KAHRAMANI BANA BENZEYECEK

Kitap basıldı ve elinize aldınız. Büyük bir gevşeme mi sezersiniz, hemen yenisini yazmaya mı başlarsınız?

Kitap bitmeye doğru, tam kitaplarımda böyle olmuştur, kafam kendiliğinden yeni yazacağım romanı düşünmeye başlar. Bir gece kalkıyorum mesela romanımı yazmak için, yeni yazacağım romanımdan sahneler gelmeye başlıyor usuma. Artık yazdığı romandan usanmaya başlıyor insan. Bitsin istiyor. Kendisine bir mükâfat vermek istiyor. Yeni bir romana başlamak mutluluktur. öbürünü de bir yandan senelerce düşünmüşüm. Artık onu yazma arzuyu başlıyor. Bu kitapta başta Hekim Nuri’yi kendime yakın olacak sanmıştım ama olmadı. O da koşullardan… Belki de ben padişah kızıyla evlenemezmişim. Onu kavradım. Hekim Nuri’nin karısı padişah kızı Pakize Sultan’ı yönet etmek için yaptıklarını ben yapamazdım. Her neyse, bu romanda bana benzeyen bir kahraman olmadığı için belki de şimdi ‘Kara Kitap’taki gibi kendime yakın sezdiğim, geçmişimi paylaşabileceğim ve ressam olan, ama galibiyetsiz bir ressam olan bir kahramanı hayal edeceğim. Kahramanımın enteresan görsel dünyası, manevi dünyası, kafasının içindeki doğa ötesi gibi mevzularım var. Başka Bir Deyişle görmekle ve resimlemekle, sanatçı yalnızlığı ve ilginçliğiyle alakalı bir romana başlıyorum. Yeni romanımın kahramanı İstanbullu olacak, bana benzeyecek, belki Nişantaşılı olmaz da Cihangirli olur. Tek farklılık bu olacaktır.

ESİN KAYNAĞIM BAŞTA BÜYÜKADA, SONRA GİRİT VE MEİS…

Hayali bir isme olan Minger’i sanki bir film platosu gibi kurgulamışsınız. Bir roman platosu oluşturmuşsunuz. Yalnızca anlatarak değil, resmederek ve haritasını çıkararak. Bu yazma basitliği mi sağladı size, yoksa okur kafasında daha iyi canlandırsın diye mi seçim ettiniz bunu?

Hayali olan mekanın, ister bir isme, ister konut olsun, tasarısını, haritasını yapmaya ta ‘Benim Adım Kırmızı’da başladım. Orada, vakaların yarısından çoğu bir konutun içinde geçer, konutun tasarısını yapmıştım. Şimdi de hayali bir isme yaratacaktım. Tam adayı öğrenmiyordum ama barbarca bir fikrim vardı. Adanın haritasını çizdim, ona bakarak mesela evvel tipik bir Ege adasında, Osmanlı yönetinde ne olur diye düşündüm. Bir tane vilayet olur, Girit’te olduğu gibi. Girit Vilayet Binası 1890’larda yapılmıştır. Telgrafhane, postane olur. Bunları birleştiren Hamidiye Sokağı olur. Köprü olur, belki bir ırmak vardır. Sonra sahilde liman, iskele, oteller olur. Tavernalar, restoranlar, alkol alınan yerler de oraya bakar. Derken Müslüman semti olur, Rum semti olur… Bunları yazdıkça haritaya işaretledim. Camileri, kiliseleri, çeşit çeşit dergahları, manastırları… Başka Bir Deyişle baştan sizin ‘roman platosu’ dediğiniz haritayı yapıp romanı orada geçirmedim ya da romanı yazıp tamamlayıp ‘Bir de bunun haritasını sunim’ demedim. Romanı yazdıkça haritayı yaptım, konutları işaretledim; yeni bir kahraman çıktı, bu şahıs nerede otursun diye kendi kendime eğlenerek böyle böyle gittim. Bu surattan da haritanın evvel birincisi oldu, derken iki yıl geçti, bir daha yaptım. En son geldiği halini süsleye süsleye, kitaptaki haline getirdim. İlk başta sıradan kurşunkalemle yapılmış bir haritadan, geliştirerek ve zenginleştirerek bu haritaya geldik. Şimdi bu harita kitabın parçalamaz bir parçası, okurken ona bakarak da okuyabilirsiniz; koşul da değil.

Minger için en çok esin aldığınız isme hangisi oldu?

Evvel Büyükada. At otomobilleri, tarifeler, Splendid Palas oteli gibi… Pek çok şeyi Büyükada’dan aldım. Çocukluğumda Heybeliada’da bir lodos çıkar, vapurlar gelemezdi. Orada dünyadan kopmuşluk duygusundan hoşlanırdım. Romandaki kuşatma günleri, dünyadan kopmanın romantizmi oralardandır. ya da yeni gemi gelince koşa koşa iskeleye gitmek… İstanbul adalarından aldığım bu duygular ‘Veba Geceleri’nde de var. Natürel ki Yunan adalarına yolculuklarım da var. Beğenirim Yunan adalarına gitmeyi ve özellikle de Girit’i. Minger’de anlattığım dergahları tasavvufi binaları, o zenginliği Girit’ten aldım. Son altı senede Kaş’a gittim epeyce. Karşısında Meis Adası’nın ufaklığı da beni etkilemiştir. Temel tesirler bu üçü. Benim hayali adamda İstanbul’un yokuşlarından Kız Kulesi’ne kadar pek çok şeyin karmaşası da vardır natürel.

Kimsenin ilgilenmeyeceğini düşündüğüm dünyam birdenbire herkesin ağzındaydı...
Kimsenin ilgilenmeyeceğini düşündüğüm dünyam birdenbire herkesin ağzındaydı...
ETİKETLER: , , , ,
Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

ataşehir escort kartal escort pendik escort ataşehir escort göztepe escort kadıköy escort ümraniye escort anadolu yakası escort kadıköy escort göztepe escort pendik escort kartal escort kurtköy escort kartal escort maltepe escort tuzla escort tuzla öğrenci escort avrupa yakası escort bakırköy escort ataköy escort avcılar escort beylikdüzü escort maltepe escort maltepe 18 yaş escort maltepe 100 tl escort kartal escort erenköy escort maltepe escort 100 tl escort anal yapan escort çin escort fransız escort ataşehir escort göztepe escort maltepe escort kartal escort pendik escort escort bayan ataşehir escort çekmeköy escort istanbul escort acıbadem escort çekmeköy escort kurtköy escort maltepe escort pendik escort kadıköy eskort bostancı escort göztepe escort göztepe escort pendik eskort kurtköy escort kadıköy escort bostancı escort göztepe escort kurtköy escort pendik escort kartal escort çeşme escort urla escort anadolu yakası escort avrupa yakası escort sınırsız escort keçiören escort eryaman escort batıkent escort samsun escort terme escort atakum escort bostancı escort kadıköy escort akyarlar escort göltürkbükü escort gümbet escort dragos escort aydınlı escort kurtköy escort pendik escort