Site Rengi

enflasyon emeklilik ötv döviz akp chp mhp hdp deva
DOLAR
8,5554
EURO
10,1142
ALTIN
495,23
BIST
1.349
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul
Parçalı Bulutlu
32°C
İstanbul
32°C
Parçalı Bulutlu
Salı Az Bulutlu
32°C
Çarşamba Az Bulutlu
33°C
Perşembe Az Bulutlu
34°C
Cuma Az Bulutlu
34°C

Civan Canova: Resimli romanların mürekkebiyiz

Civan Canova: Resimli romanların mürekkebiyiz
03.03.2021 14:53
0
A+
A-

Oyunculuğa Yılmaz Güney’in ‘Arkadaş’ filmiyle adım attınız. Onunla tanışmanızı, filme nasıl dahil olduğunuzu öğrenerek başlayalım mı?

Tiyatro oyuncusu olma hayalleriyle yanıp tutuşan 19 yaşında bir genç. Elinde ‘Kral Oidipus’ oyunu, Kumburgaz’da, yazlık sinemanın beton sahnesinde tek başına tirat çalışırken, girişte ansızın Yılmaz Güney beliriyor. İzliyor bir vakit çaktırmadan. Sonra, “Koçum” diyor, “Benim filmimde oynar mısın?” Rüya gibi bir rastlantı değil mi? İşte aynen böyle oldu. Yazlığımızın olduğu siteye gelmişti film çekmek için. Daha gelmeden sitede duyulmuştu geleceği. Hatta yazlıktan arkadaşım Melike Demirağ bir hitabe sırasında Yılmaz Güney’in filminde oynayacağını söylediğinde imrenme etmiştim. Tanışmam, filmde oynayışım, sonradan o talihsiz olay, Yılmaz ağabeyin tutuklanması, benim Ankara’ya dönüp konservatuvar sınavına girmem, okula başlamam, onun iki durak ilerdeki Ankara Mamak Cezaevi’ne getirilişi, mülâkat günü ekip elbisemi giyip cezaevine gitmem, kapıda rastlantı Fatoş Güney’le karşılaşmam, Melike’nin Ankara’ya gelişi, birlikte bitmiş cezaevine ziyarete gidişimiz, filmin gösterime girmesi, Kızılay’da halk tanıyor diye atkılara bürünmem ve onu son görüşüm. Hepsi toplam dört ay. 1974 yılının Temmuz, Ağustos, Eylül ve Ekim ayları. Pek fazla şey anlatabilirim ama o dört ülkü ilgili.

ROLÜ KENDİNİZE ADAPTE ETMEYİN, SİZ ROLE ADAPTE OLUN!

Örneğin Yılmaz Güney ile yaşadığınız birincil aklınıza gelen bir anınızı…

“Girdin mi konservatuvara?” diye sormuştu camlı görüşme penceresinin gerisinde. “Girdim ağabey” dedim. “Aferin. Çok çalış. Kalıplaşma sakın.” Anlamamıştım. “Kalıplaşmam ağabey. Merak etme.” demiştim. Sonra o nasihate dağıtılmış anlamlar yüklemiştim. Aslında babam da söylerdi bunu ayrı cümlelerle. “Her rolü kendinize adapte etmeyin, siz role adapte olun” derdi. Bağlı bu onların uydurduğu bir söylem değil, bir öğreti. Neyse, ne diyorduk nereye geldik. (Gülüyor)  ‘Arkadaş’ filmine dahil oluşum, hayatımın en anlamlı, en güzel rastlantılarından biriydi diyebilirim.

SORUNLU VE GÜVENILMEZ GEÇTİ GENÇLİĞİM!

Gençlik yıllarınızın hedefi oyunculukta başarıya ulaşana dek her şey ne dek tozpembeydi?

Hiç de tozpembe geçmedi benim gençliğim. Gençliğin hissettirdiği klasik tozpembelikler vardı yalnızca. Aşk vardı, heves vardı, dostluklar vardı, şu anda olmayan, dostlar arası sadakat vardı. Bunun yanı sıra gençler arası, kuşaklar arası çatışmalar vardı. Fakat en mühimi var olma isteğimizi, yaşama şevkimizi diri tutan umutlarımız vardı. Bunları daha sonra hayal ettiğinizde o döneme ait griler bile pembeye dönüşüyor. Resim yapmanın cazibesi de burada gizli galiba. Renklerimi duygularım belirliyor. öte yandan sorunlu ve sorumsuz geçti gençliğim. Gaye vardı lakin hedefe ulaşacağım yolu bulamıyordum bir türlü.

TAKSİCİ, OYUNCULUĞU MESLEKTEN BİLE SAYMIYOR!

Babanızın “Galibiyet görecedir oğlum, kayda değer olan içten insan almak” cümlesinden yola çıkarsak başarının sizce tanımı?

Emeğin ve yetkinliğin ilk önce manevi olarak karşılık bulmasıdır kendimce galibiyet. İnsanların yaptığınız işe saygı duyması, layık vermesidir, yapılan meslek ne olursa olsun yYa da sizin için ne kıymetli ise… Bana oyuncu olarak değerinde verilmesi, hayatta ulaşabileceğim en büyük başarıdır. Çünkü ben o işe değer veriyorum. Taksicinin, ‘Peki başlıca işin ne?’ diyerek meslekten bile saymadığı iş, benim bir parçam. O taksiciye tarafından ise, güzel hobileri olan ama mesleği olmayan bir adamım. Aramak ama pek de başarılı olamamışım hayatta. Bir başka biri için ticari galibiyet önemlidir. Hakkıyla yapıyorsa ve üretime katkısı varsa şüphesiz bu da başarıdır. veya bir diğeri iyi bir öğretmendir, kıtı kıtına geçinir ama mesleğinde saygındır. Çağrıda Bulunmak fakat başarılıdır. Aile babası olarak, kardeş olarak, arkadaş olarak da saygın bir başarıya ulaşabilirsiniz.

DOĞRU OLMAK ENAYİLİK Mİ, YOKSA OLMASI GEREKEN Mİ?

Içten insan olmak hangi şahsiyet ya da özellik renklerinde gizli size göre peki?

Doğru nedir önce ona karar belirlemek lüzumlu. Genel geçer değerler vardır örneğin. Evrensel değerler, tartışılmaması gereken değerler… Bunların bile tartışmaya açıldığı bir ortamda insanın içinden varoluşçu edinmek geliyor. ‘Ben kendi değerlerimi belirler o yolda yürürüm’ gibi… Böylece bile olsa, benim değerlerim zaten evrensel olanlarla zıt düşmüyor. Içten elde etmek, hak yememek, yalan söylememek gibi beylik şeyleri söylemiyorum. Onlar zaten herkesin kararlaştırılmış olduğu fakat çoğunluğun maalesef öyle uymadığı, buna karşın şablon gibi dillerden beceriksiz olmayan özellikler. Herkesin içten insanı ayrı günümüzde. Doğruluk doğruluktur işte. Olaya ‘Benim doğrum en doğru olandır’ diye bakarsanız olmaz. Hayata hoş bakıyorsanız, insana ve insanlığa tartma veriyorsanız sezgileriniz yönlendirir zaten sizi. Böyle düşünüyorum lakin hala ne dek doğruyum, veya içten olmak enayilik mi, yoksa olması gereken mi onu sorguluyorum.

DOĞRU TABELALARI İZLEMEK FAZLA ZAMANIMI ALDI!

Peki oyunculukta başarıya ulaşana değin…

Ben gençlik yıllarımda her zaman daldan dala koştum. Fotoğraf yaptım, memnuniyet olmadım. Çünkü beceremediğimi düşündüm. İlk oyunumu yazana dek çöp kutusuna kilolarca kağıt attım. ve daima umutsuzluğa kapıldım. Hayatım boyunda bu kısır döngü içerisinde çırpınıp duracağımı düşündüm. En büyük korkum bayağı, önemsiz, geliştirilememiş, çıkmazlarla dolu bir yaşam sürüp, öyle göçüp gitmekti. Yani yaşamış ya da yaşamamış fark etmez. Çünkü sorumsuzdum, dediğim gibi. Özel yaşamım düzensizdi. Bu düzensizlik yaptığım işe de yansıyordu. Fakat yıllar, sizi eğer fazla ister ve çabalarsanız, almak istediğiniz yere getirmese bile en azından yaklaştırıyor. Ben o düzensizlik ve sorumsuzluktan o zamanlar da nefret edilen şey ediyordum fakat toparlanıp doğrulmak, üstümü başımı silkeleyerek içten tabelaları izlemek ve doğru yola sapmak basmakalıp zaman aldı.

BAŞKALARINA AİT HAYALİ MASKELER İLAVE EDERSENİZ SORUN BAŞLIYOR!

Yazdığınız birçok oyununuz var izlediğimiz. İzlediğimde beni etkileyen oyunlarınızdan biri de ‘Ful Yaprakları’ oyununuz. İnsanlar neden kendini olduğu gibi değil de, olduğundan bambaşka bakmak – kullanmak ister?

Şayet sığınma, bir şeyleri maskeleme, ola ki kendinden hoşnut olmama, olur ya ulaşamayacağını bildiği hedeflere ulaşmış gibi belirme, hatta kendini de buna inandırma ihtiyacı, dürtüsü… Birçok niçin var kendimce. Bu da özünde savunma mekanizması işte. Avcı toplumlarda yaşarken düşmana karşı kendimizi daha kuvvetli, baş edilmezmiş gibi görüş ihtiyacının evrim geçirmiş, çağdaşlaşmış hali de olabilir. İnsana has bir tavır da değil. Hayvanlar da zorda kaldıklarında öbür görüntülere bürünüp öbür hayvanlara has sesler çıkarabiliyorlar. Ruhlarımız da zorda kaldığında böyle davranıyor işte. Kendinden olmayan, ayrı sesler çıkarıyor. Ama böyle davranan birinin, ne kadar göz ardı etse, kendine bile yalan söylese, rahatsız olduğu gerçeği için için bildiğinden, yalnız kaldığında benliği ile büyük çatışmalara girdiğini düşünüyorum. Bunları da sudan çıkmış ak kaşıkmışım gibi söylemiyorum. Hepimizin öbür davrandığı bir takım durumlar olabiliyor. bol miktarda maskemiz var doğrusu. Baba olarak, benzer olarak, taraftar olarak, meslek erbabı olarak, otobüs yolcusu olarak, alıcı olarak, yurttaş olarak, kiracı olarak, konut sahibi olarak, seçen olarak, seçilen olarak… Eğer bunlardan birer adet olması lüzumlu. Aralarına birden fazla taraftar maskesi, pat diye fazla benzeyen maskesi ya da başkalarına ait gerçek dışı maskeler ilave ederseniz sorun orada başlıyor.

OYUNCULUĞUN YAŞI YOK FAKAT ROLÜN YAŞI VAR!

Çoğu oyunda, dizide, filmde rol aldınız. Fazla karaktere yaşam verdiniz. Oyunculuk ve sahne hayat işçiliği gibi gerçekte. Nasıl bir oyun veya hangi rol yaşam işçiliğinizi daha neşeli kılar?

Benim hayallerimi süsleyen bir rol yok şu an. Bu yaşta Hamlet diyecek halim değil. Yok efendim, oyunculuğun yaşı yokmuş. Işlenmiş oyunculuğun değil lakin rolün yaşı var. Oyunculukta elbette deneyim fazla kayda değer, onu söylemiyorum. Fakat her rolün yaş sınırları var. Yani olmalı. Zorlarsanız oyunculuğunuz alkışlansa bile role uygunluğunuz tartışılır. Oyunun tümünü olumsuz etkiler. Her yaşın da bir rolü vardır ayrıca. Gençliğimde Sartre’ın ‘Altona Maphusları’ oyunundaki ‘Frantz’ rolünü çalışmıştım. Fazla gençtik o süre. Konservatuvarı tamamlama parçamdı. O yaşın rolü değildi kesinlikle fakat sınavda kaale alınmaz yaş durumu. Olgunluk çağımda o rolü her tarafta yorumlayıp oynamak isterdim. Hatta başlamıştık bile rahmetli Cüneyt Çalışkur arkadaşımla fakat değişik nedenlerle hayata geçmemişti. Hayat işçiliği başlı başına neşeli zaten. Hangi rol olursa tadını çıkarabilirsiniz. Yeter ama mecburiyetten yok gönülden oynansın. Bundan Böyle bir emekli olarak mecburiyetim de kalmadığına göre şu an acelem yok. Bir iki aya başlarım düşünmeye.

O KADAR KENDİMİ BİLMİYORUM Kİ, SHAKESPEARE’DAN ÇALMIŞIM!

Peki hangi roller veya hangi durumlar duygular size ‘İyi ama oyuncu olmuşum’ dedirtiyor?

‘İyi ancak oyuncu olmuşum’ denmiyor pek. ara sıra ‘Nerden oyuncu oldum’ da diyorsunuz. Ama bu olur ya de daha iyi olma çabasının dışavurumu. Sahnede her selamdan daha sonra ‘İyi ancak’ diyorum. Değer verdiğim birinin övgüsüyle karşılaşınca da pek… Lakin bir kere dilim sürçsün veya sahnede bir kaza yapayım, ‘Benim gibi oyuncunun…’ diye basıyorum küfrü. Sette fazla üşüdüğümde ya da fazla beklediğimde de homurdanıyorum, ‘B.. vardı oyuncu olacak’ diye… Lakin ne olursa olsun, seviyorum işimi. Doğrusu fazla seviyorum. Tüm rolleri de severek oynadım şimdiye kadar. Tabi gençliğimde oynadığım ve varlığımın sadece yokluğumda fark edildiği oyunları kast etmiyorum. (Gülüyor) Bu lafı kendi oyunumdan çaldım. Çalmak deyince aklıma geldi. Zaten her aklıma geldiğinde öfkeleniyorum. Ful Yaprakları oyununda rol kişisi Richard’a söylettiğim şöyle bir tümce vardı; “Hoşumuza giden bir bedenin içine hayalimizdeki ruhu yerleştirir, namına da aşk deriz bu saçmalığın”… Bu cümleyi adamın biri Shakespeare’ e mülk etmiş. İnternette tartışmalar dönüyor bu konuda. Hatta böylece eminler ama bu sözün Shakespeare’ e ait olduğuna, benim adımı belirterek paylaşanlara bile kızıyorlar. Kimi bu cümlenin ‘Othello’da geçtiğini bahis ediyor, bazısı 3.Richard’ da geçtiğini söylüyor. Benim kahramanımın adı da Richard ya ondan zaar (Gülüyor) ve bu koşul beni gerçekte çok fazla üzüyor. Hırsız gibi başka bir oyundan laf çalmışım. Bir De pek kendimi bilmiyorum ama Shakespeare’dan çalmışım. Yaptığım resimlerin hepsi yansa bu dek üzülmem sanırım.

TÜRKİYE’DE SANATA İHTİYAÇ DUYULMUYOR!

Dünyanın birçok ülkesinde sanat kurtarıcı olarak görülüyorken Türkiye’de bu, niçin değil sayılıyor, görülmek istenmiyor?

İhtiyaç duyulmuyor çağırmak ki. Geçenlerde Facebook’ta bir resim paylaştım. Babamın eski resimlerinin aralarında bulup taramıştım. Minicik bir resim. 1950 yılında çekilmiş. Pamukkale şenliklerinde konservatuvar öğrencilerinin oynadığı, Shakespeare’ in “Bir Yaz Dönümü Gecesi Rüyası’ oyununu izleyen yöre halkının fotoğrafı. Büyütünce daha da netleşti. İşçisi, köylüsü, öğrencisi, binlerce insan. Koca antik tiyatro dolmuş taşmış. Gözlerim yaşardı fotoğrafı büyüttüğümde. Derhal paylaştım. Altına da şöyle yazdım; ‘Bu güzel halk Shakespeare izlemeye gelmiş.’ Benden görebilen çoğu dostum da paylaştı akabinde. Hoş şeyler yazdılar. Yalnızca bir takipçimin yazdığı tümce fazla dokundu bana. ‘İzleseler ne olacak, izlemeseler ne olacak?’ Üzüldüm. ‘Çok şey olabilirdi’ diyemedim. Bir şey yazmadım. Bir oyun izlemenin, bir kitap okumanın, sergi gezmenin, müzik dinlemenin; tüm bunları gereksinim haline getirmenin, insan hayatına ne gibi katkılarda bulunacağını mı yazacaktım? Onun vereceği cevap belliydi. Değil işte. İhtiyaç değil maalesef.

FASON MASKELER TAKMAYI SEVMİYORUM!

Sokakta yürürken tanınmayı istememişsiniz. Ödül törenlerini, galaları sevmiyormuşsunuz. Birçok insanın belirmek için can attığı bir ortamda siz göz önünde olmayı sevmiyorsunuz. Nedir bunun sebebi?

Kime görüneceksin? Zaten yeterince görünüyoruz ekranlarda. Filmler, oyunlar protokolü ağırlamak için yapılmıyor oysa. Dışarıdakiler için yapılıyor. Şu Anda ben hariçten gazel aydınlatılmış olmayayım, kesinlikle zorunlu galalar. Fakat ben içinde olduğum bir filmin veya oyunun sahne tarafında ya da perde tarafında olmayı seviyorum. Ne bileyim, öyle hissediyorum işte. Onu da sorgulamayayım artık. Keza gitmiyor muyum? Yeri geliyor gidiyorum canım. Mutlu da oluyorum gittiğimde, pek da yok. Fazla topluluk ortamlarda çoğunluğun tanıdığı bir kişi olmaktan hazzetmiyorum yalnızca. Cümbür Cemaat sizi kendiyle aynı ruh halinde sanıyor. Kimi bir dizide çekildiğini bile hatırlamadığınız bir sahneden söz ediyor, kimi fotoğraf çektirmek istiyor. Bunlar güzel şeyler. Seviyorlar ancak diyalog belirlemek istiyorlar. Fakat eğer o an ruh haliniz buna uygun değilse, o demin sözünü ettiğimiz şey oluyor. Öbür davranıyorsunuz. Fason maskelerinizden birini geçirmek zorunda kalıyorsunuz yüzünüze. İşte bunu sevmiyorum.

KAYGI OLMAZSA SEVINÇ YAŞANMAZ!

“Bugün mutluluktan müebbet yesek yarın bağışlama çıkar” demiş bir kişilik… Nedir mutluluğun sırrı?

Sürekliliği yoktur mutluluğun. Tadı da ordadır kendimce. Her anın mutlu geçtiği bir hayat ne can sıkıcı olurdu. Yok zaten böyle bir şey. Bu yüzden sırrı falan da değil kendimce. Yeri geliyor mutlu oluyorsunuz, yeri geliyor bütün tersi duygular yaşıyorsunuz. Lakin hepimiz mutlu olmaya programlandığımız için, belirlediğimiz sevinç kıstasları neyse, onun için mücadele harcıyoruz. ve kaybetmekten korkuyoruz. “Fazla şükür müebbet yedik” diye sevindiğimiz an bile, bir gün sonra bağışlama çıkabileceği ihtimalini düşünüp kaygı duyuyoruz. Aslında bu endişe mutluluğun ölçüsünü belirliyor. Diyeceğim o ancak; endişe olmazsa mutluluk da yaşanmaz.

İYİ PAZARLANAN RESİMLİ ROMANIN MÜREKKEBİYİZ!

Sanatçılar toplumun aynası olarak görülüyor. Peki Civan Canova kişi olarak aynaya baktığında neler görüyor, neler düşünüyor toplumla ilgili?

Yok toplumun aynası, toplumun sürü teki olarak bile görüldüğünden emin değilim sanatçıların. Kimsenin aynaya ihtiyacı değil ki. Dedik ya, cümbür cemaat kendi aynasını kendine tutmuş ona bakıyor. Ha, üstelik diziler var, bu yetiyor insanlara. Biz orada ayna yok yalnızca iyi pazarlanan bir resimli romanın mürekkebiyiz. Kendimce diziler tiyatroya katkıda bulundu. Gişe olarak demiyorum. Her tema, her konu, her şahsiyet öylesine sömürüldü, çekiştirildi, sündürüldü ama, tiyatronun kendi anlamını ve alanını çok iyi belirlemesi gereksinimi hasıl oldu. öte taraftan kamera, tiyatral davranışları epeyce törpüledi diyebilirim. Bazı oyuncuları içselliğe, daha hayatın içindenmişcesine davranmaya, altını artı çizmeden konuşmaya alıştırdı. Aşırı doğalları bir tarafa bırakırsak, olumlu bir katkı bu. Ben ne mi görüyorum aynada? Oyuncu olarak aynaya hazırlık nedeniyle bakıyorsam, işlenmesi gereken bir tuval görüyorum. Çoğunlukla pek bakmam aynaya. Dışarı çıkarken saçıma sakalıma şöyle bir bakarım kuşkusuz fakat kendime bir amaç atfederek bakmam hiç. ‘Aynaya bakmaktan mı’ korkuyorsun deme bana. (Gülüyor) Ne korkacağım, surat işte. Yaşına tarafından idare eder, biraz saftirik bakan, arada cümbür cemaat gibi saçma sapan gösterme biçimleri deneyen bir surat. Hoşuma giden yeni bir takım elbise ya da gömlek giydiğimde, gevrek gevrek sırıtarak bakabilirim ama. Onu da öyle nadir giyerim.

İKİ ÜÇ GÜN BIRAKTIĞIMDA EKSİKLİK HİSSEDİYORUM!

Gelelim çok uzun yıllardır yaptığınız resimlere…  Açtığınız üç sergi ile buluştu sanatseverler. Sergilerinizdeki eserler zihnimizde güzel anı olarak kaldı. Oyunculukla fazla ön planda olduğunuz anlarda bile resim hayatınızda daima vardı.

Aynen… Fotoğraf yapmayı aralıksız sürdürdüm. İki üç gün bıraktığımda eksiklik hissediyorum, özlüyorum. Ruh hali manâlı yok. Hangi ruh halinde olursam olayım, gündelik hayatın akışı içerisinde ufak tefek öfkeler bile yaşasam, tuvalin başına oturduğumda, gösterişli olmasın fakat arındığımı hissediyorum. İyi geliyor bana.

İLK RESİMLERİM KAHVE FALI GİBİYDİ!

Yetişip gelişme zamanlarınızda resimle tanıştınız ama son sekiz yıldır resim yapmaya yoğunlaştınız. “Gençliğimden beri yaptığım resimleri arkadaşlarıma göstermeye çekinirdim” diyorsunuz. Neden?

Çünkü o resimler kahve falı gibiydi. Boyayı sürerseniz ister istemez bir şekil çıkıyor. Sonrası da Rorschach’ın leke testi gibi… Neye benzetirsen oradan yürüyorsun. dahası mesaj verme zorunluluğu var ya, değil efendim ‘güneşe uzanan eller’, ‘dalgalar arasındaki acılı bayan’, falan filan… Yani badana pek akmasa kayık olacak olur ya fakat belli belirsiz bir siluet belirdi ya, bayan oluyor. Yarı bilinçli yapmışım gibi diğer taraftan mesaj derdindeydim. Nesini paylaşacaktım ama arkadaşlarımla? O vakit o kadar düşünmüyordum lakin. Kendim beğeniyordum için için yaptıklarımı. Yetersizliğimi görmezden geliyorum şayet de. Başkalarının beğeneceği konusunda şüphelerim vardı. Sonraları kendim de beğenmemeye başladım. Peki şu an yeterli misin diye soracak olursanız, bir devlete ait oluştururken vaktiyle duyamadığım hazları duyuyorum şu an. Bu da yetiyor bana. Ruhuma iyi geliyor işte.

Geçmiş yıllarda yaptığınız resimlere ara ara baktığınızda…

Önceden depresif resimler yapardım. Daha doğrusu şu lahza onlara baktığımda içim kararıyor. Şimdikiler böylece yok. On sene önce bana “Sevdiğin resimleri yapacaksın, ahali da sevecek ve sergi açacaksın” deselerdi, sanırım mutluluktan aklımı oynatırdım. Şu an da fazla mutluyum ve diğer hiç bir uğraşa süre dağıtmak gelmiyor içimden.

RESİM YAPMASAYDIM, KAFA KARIŞIKLIKLARIYLA GEÇERDİ HAYATIM!

Resimlerinizde tanıdık isimlere, bilinen olduğumuz yüzlere de rastlıyoruz; Yılmaz Güney, Yaşar Kemal, Akıllı Müren, Mahir Canova ve birçok ad… Bizi bu sevdiğimiz isimlerle resimlerinizde buluşturma nedeniniz Türkiye’nin kültürel yüzünü, gerçeğini göstermeniz görebilmemiz için mi?

Benim resimlerim genelde kendi zaman yolculuğumu kapsıyor. Çocukluğum, birincil gençliğim, orta yaş halim, sonrası ve de yaşadığım yerler, mekanlar… Bütün bu öbür süreçler içerisinde, tanımasak bile, emin ahali vardı hayatımızda. Şu an Yılmaz Güney dendiğinde onun yaşam dilimleri gelir aklınıza. İlk filmleri, romanları, son dönem filmleri, hayatı boyunca yaşadıkları, yaşattıkları, yaşamak zorunda kaldıkları, düşünceleri… İki fırça darbesinde anlatamazsınız elbet bunları, fakat bir şeyler çağrıştırabilirsiniz. Çiçek Pasajı’nı yaparken bir masaya kendi gençliğimi ve o dönemki arkadaşlarımı koydum. ‘Arkadaş’ filmi çekilmişti o yaşlarımda, benim de rol aldığım. Çiçek Pasajı’nda geçen güzel bir sahne vardı filmde, Yılmaz Güney ve rahmetli Kerim Afşar ağabeyimin oynadığı… Resmi yaparken ansızın o sahne geldi aklıma. Bir köşeye de Yılmaz ağabeyimi yatırım yapmak istedim. tek başına. Masada ‘Arkadaş’ filminin taslağı… İnsanlar resme bakarken fark etsin ya da etmesin, manâlı yok benim için. Fark ettiklerinde fazla mutlu olurum o diğer. Yılmaz ağabey oradadır artık. Resim boyandıkça öbür bir ebat kazanmış, o da yerleşmiştir yerine, diğerleri gibi. Çağrıda Bulunmak istediğim böyle oluyor işte. Böyle hissediyorum. Bir dönemi ya da bir mekanı anlatırken belirli kişiler beliriyor kafanızda. Tasarlamadan, çalışmanın doğal akışı içerisinde… ya da muhakkak bir mekandan söz edildiğinde, sözgelimi Çiçek Bar’dan, asıl müdavimleriyle hatırlarsınız o mekanı; Tarık Akıcı, Bülent Kayabaş, Arif Keskiner gibi, servis görevlisi Sanlı gibi… Yaşar Kemal de bu kişilerden biridir. bu vesileyle ben böylece nadir çıkarım geceleri. Dediğimiz bara da asgari yirmi yıldır gitmedim. Lakin vaktinde her gittiğimde benzer kişilere rastladım. ya da eski okulumuz… Şu an Mamak Belediyesi’nin kullanımında olan konservatuvarımız. Konservatuvardan söz edildiğinde, Cumhuriyet’in ilk yıllarından bu yandan oradan yetişen cümbür cemaat geçer aklımızdan. Yani benimle birlikte o anları yaşayan dönem arkadaşlarım da böyle hayal eder. Bundan böylece eminim ancak… Mahir Canova da o avludadır, Hikmet Şimşek de, Necil Kazım da, Cüneyt Gökçer de, Muammer Sun da, kantinci İbo da, Sadık Emmi de, ağabey ve ablalarımız da, diğer öğretmen ve ustalarımız da, bizler de, bizden sonrası da… Hepimiz o mükemmel konservatuvar resminin bir köşesindeyizdir. İşte bu müşterek ruh, görüşelim veya görüşmeyelim, bağlar bizi birbirimize. Kavga da etsek, kanlı bıçaklı da olsak, benzer ailenin fertleri gibiyizdir. Bilimsel hiç bir geçerliliği olmasa bile, ben, ressamından müzisyenine, tüm sanatçıların iki taraflı genlere sahip olduğuna inanırım. Bunları samimi olarak tuvale aktardığınızda teknik hatalar güzel görülüyor, göz ardı ediliyor.

Sizin sorunuzu ben size sorayım bu kez. Resim yapmasaydınız yaşam nasıl geçerdi acaba?

Daha önce nasıl geçiyorsa o kadar geçerdi. Diziler, oyunlar, müzmin kafa karışıklıkları… Ama sanırım azıcık daha renksiz ve tekdüze geçerdi.

HERKES KENDİ RESMİNİN ODAĞINDA!

Hayata – hayatınıza bir resme bakar gibi baktığınızda siz bu resmin neresindesiniz? Neden?

Bence cümbür cemaat kendi resminin odağındadır. Hayat, kişisel bir deneyimdir ve merkezinde siz varsınızdır. Kendini Beğenmişlik yok bu. Olması gereken. Yokta hayatta ve ayakta kalamazsınız. Fazla mu felsefi oldu? (Gülüyor) Dürüst ama. Yaşadığınız yaşam sizin resminiz olduğuna göre, ben de yaptığım değişik resimlerle, minik küçük kendi büyük resmimi ortaya çıkarmaya çabalıyorum fiilen.

SOL ELİM UĞRUNA SAĞ ELİMİ FEDA EDEMEM!

Hayat, her dönemde bizden alır. Yaşamınızda ne veya neleri sizden almasın diye, hayata neler vermeyi göze alırsınız?

Sol elim uğruna sağ elimi feda edemem. Bu da nereden aklına geldi diyeceksiniz. Sol omuzumdan ve bileğimden fazla manâlı iki operasyon geçirdim. İlkinde çocuktum ve omuzumda beliren bir kitle nedeni ile az daha kolumu kaybediyordum. Çok korkmuştum. Diğer Taraftan solağım. Daha Sonra ‘Fatmagül’üm Suçu Ne’ dizisi çekilirken, ikinci operasyonu geçirdim sol bileğimden. Eski bir darbe sonucu oluşan kemik ölümü nedeniyle. Hatta dizide de kullandık bunu. Kulakları çınlasın sevgili Ece Yörenç izin vermişti de o sahne ile ilgili diyalogları kendim yazmıştım, yaşadıklarımı karaktere yerinde hale getirerek. İlkokul birinci sınıftayken de hoca döverdi, ‘Kötü elini faydalanma, güzel elini kullan’ diye. Neyse, bunlar uzun konular. Diyeceğim doğanın bana verdiği ve yaşamım her tarafında benim kendime kattığım hiçbir şeyi kaybetmek istemem. Biri doğanın bana armağanıdır, diğeri kendi emeğimin, çabalarımın. Lakin bunları yaşayacak dek bağımsızlık olamazsam sanırım özgürlüğüm uğruna hepsini feda edebilirim. Böylece fazla serbest yok benimkisi. Sıcacık nefes olmak ve de kendi alanımda gizli hareket edebilmek. Bu refah da fotoğraf yerine getirmek, yazı yazmak, ıvır zıvır işler işte. İncir çekirdeği ama içerisinde sayısız atom barındıran, benim için çok değerli bir çekirdek. Zaten zamanı gelince doğa hepsini toptan geri alıyor sizden. Sizi bile… Gene de insan hoş şeyler ele vermek, hoş anılmak istiyor.

Yazmak, resim gerçekleştirmek ve oyunculuk üçü birbirini besleyen zincirin halkaları gibi… Peki oyuncu yanınız yazar yönünüze, artist yönünüz oyunculuk yönüne, birbirlerine neler söylüyor? ve Civan bu üçüne ne diyor?

‘Geç bunları’ diyor. ‘Takıl işte.’ (Kahkahalar)

Civan Canova: Resimli romanların mürekkebiyiz
Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

ataşehir escort kartal escort pendik escort ataşehir escort göztepe escort kadıköy escort ümraniye escort anadolu yakası escort kadıköy escort göztepe escort pendik escort kartal escort kurtköy escort kartal escort maltepe escort tuzla escort tuzla öğrenci escort avrupa yakası escort bakırköy escort ataköy escort avcılar escort beylikdüzü escort maltepe escort maltepe 18 yaş escort maltepe 100 tl escort kartal escort erenköy escort maltepe escort 100 tl escort anal yapan escort çin escort fransız escort ataşehir escort göztepe escort maltepe escort kartal escort pendik escort escort bayan ataşehir escort çekmeköy escort istanbul escort acıbadem escort çekmeköy escort kurtköy escort maltepe escort pendik escort kadıköy eskort bostancı escort göztepe escort göztepe escort pendik eskort kurtköy escort kadıköy escort bostancı escort göztepe escort kurtköy escort pendik escort kartal escort çeşme escort urla escort anadolu yakası escort avrupa yakası escort sınırsız escort keçiören escort eryaman escort batıkent escort samsun escort terme escort atakum escort bostancı escort kadıköy escort akyarlar escort göltürkbükü escort gümbet escort dragos escort aydınlı escort kurtköy escort pendik escort